iskender pala

iskender pala

Bu blog saygıya değer İskender Pala hocamın şahsi sayfası olmayıp onun mümtaz şahsiyetine duyduğumuz derin sevgi üzerine açılmış ufak bir çalışmadır. Acizane emeklerle hazırlanmıştır.Kendisini ve el emeği göz nuru olan "Şahane Güzel" eserlerini burada yayınlamak bizim içim bir şereftir. Eğer hakkı ile büyük üstad İSKENDER PALA'yı anlatabilirsek ne mutlu bize. Kusurlar bizden GÜZELLER üstadımdan.

THE CULTURE NURTURED BY THE FATIH SULTAN MEHMET

23/9/2009
Kategori: Eserler

FATIH SULTAN MEHMET

       

      There is no doubt that while he was making plans fort he future he put to the fore not only  the conquest of Constantinople and the establishment of a Muslim Turkish state ,at the same time he was aiming to be the ruler of the Christian Roman Empire.It was to this end that he became interested in positive sciences ,with philosophy and mathematics taking the lead ,followed by the history of mankind ,world geography and military sciences.

 

      His desire to learn was so great that he was be able to become specialized in a number of different scientces to such a degree that he could discuss them in detail with experts.This desire was some sort of compelling force which allowed  him to take pleasure from learning.All of these studies in positive sciences ,which began when he was still a child,comprising religious studies.Qur’anic sciences ,hadiths,Islamic philosophy ,Islamic jurisprudence ,logic,etc,prepared him so that he could take the world in his hands like an apple and play with it.

 

      After conquering Constantinople and becoming the Emperor of the East and the West ,whenever he heard of a scholar ,anywhere in the world,Faith would send expensive and valuable  presents,inviting the scholar to the palace int the desire to use the possibilities presented by that person’s knowledge int he service of the state .His efforts in this matter-according to all historians,all of whom are in agreement on this matter-were to such an incredible degree that no other ruler can be compared to him.When bringing the famous Turkestan mathematician and astronomer Ali Kuşçu to İstanbul , he gave him 1000 akçe

for the journey ; it is known that he set a value on the famous poets and scholars in the Molla Mosque of 1000 akçe per head.

 

     Fatih saw himself ,after the conquest of Constantinople ,as the sovereign of both Muslims and Christians,granting the Christian Orthodox and other non – Muslim populations as many special privileges as the Muslim subjects.He interacted with many leading Christian subjects in order to become beter acquanted with the culture of the groups that made up the state as well as to guide the administration in a multicultural direction.He read and studied the Bible an deven entered into debates with Patriarch Maxium Manuel and Patriarch Georgios Gennadius Scholarius ; he ordered that the results from such discussions be written up.In fact in the work “TurcoGraecia” by Martin Curusius,the text written bye Scholarius is recorded in Latin and Greek scripts.

 

    In Fatih’s palace there were clerks who wrote Greek (Dimitrios Apocaucas Kiritsiz),scholars who held lessons in Arabic (Hocazade ,Molla Yegan ,etc.),doctors who had been educated in Greek and Latin (Jacopo de Gacta),master poets who wrote in Turkish (Ahmet Pahsa,Mahmut Pahsa,etc.)and finally people like Molla Gürani ,Molla Hüsrev and Sinan Pasha.Faith would discuss theology with some of these people , with others he would talk about politics ,while giving his opinion to yet others on philosophy or astronomy.If he felt the need for more he would have books brought to him,studying from them and learning.

 

    There were not just books of the Orient among the books he read or those his courtiers read to him;to the same degree that were Eastern Islamic treatises,there were the  works  of Laertius,Quintus Curtis ,Herodotus Livy and Works of other Western writers.His courtier ,Kritovulos,who wrote about Fatih’s life in Greek ,recorded that:”he was interested in the history of Alexander ,Pompey and Julius Caesar ; he read works on Greek philosophy and was especially interested in Aristotle and the philosophy of Stoicism.

 

    Sixteen Works in Greek were written at the palace ,some works from the West were translated into Arabic ,maps were collected of different areas of the world and new maps were drawn up.Bellinin was invited to the palaced to paint,binding and illumination workshops were set up ;these are onlye a few of many such activities.All of these were the result of Fatih’s Outlook as a world conqueror .According to his perception,only  after a nation had imbibed lofty aspects of science and culture was it possible for it to rule the world.It was purely fort his reason that ,if onlye for a short period ,the entire cultural acumulation of his personality was reflected first in the palace organization and the medrese which he had established ,before leaving its mark on the scholarly world of the Ottomans.In fact , the same high culture that we can see in his actions,in the civilzation he established and in his historical achievements also shows itself from time to time in his poems.

 

    Couplet

 

    Many commanders who came in former years were not able to habe the chance to conquer Constantinople.Only Fatih Sultan Mehmet conquered Constantinople and commemorated the conquest by saying “Âhirün”.

 

The word Âhirün (the later ones)gives the number 857 when calculated according to the ebced  calculations .This number is the year of the conquest of İstanbul according to the Islamic calendar;that is 1453.

 

İskender Pala Kırmızı gülSultans of Poems

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Müstesna Güzeller Silsilesine bir yenilik Dah

12/4/2009
Kategori: Eserler

                                              KATRE-İ MATEM


                 



              Roman, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesi olarak başlıyor. Okurlar, bu elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor, bir devre adını veren lalenin izinde İskender Pala’nın yarattığı etkileyici ve büyüleyici bir atmosferin içinde yol alıyor. 
                     
            İstanbul bu romanda, karmaşası, heyecanı, isyanları, kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil, bir yaşayış tarzı, estetik bir tavır, kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul’u, hatta tüm Osmanlı’yı çevreliyor. İstanbul, doğal tüm güzelliklerinin, mimari şaheserlerinin tarihî debdebesi ile beraber lalezarlara, lale yarışlarına, lale şiirlerine bezeniyor; lalelerin şehri, renklerin şehri, yaprakların şehri haline dönüşüyor.

              İskender Pala, Katre—i Matem’de usta kalemiyle lalelere bezediği İstanbul’da kavuşup doyulamayan, kavuşulamayıp yakan aşkların elemli ve Osmanlı hallerini de tüm ıstırap ve coşkularıyla anlatıyor. Sevdiğini, aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’in macerasını anlatan roman, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar gidiyor. İşte bu yolculuk, okuru hiç ummadığı yerlerde hiç ummadığı maceralarla karşılaştırıyor.

            Cinayetlerin gölgesiyle giderek gizemli bir hal alan olaylar Lale Devrine nihayet veren Patrona Halil İsyanının yakıcı siyasal çalkantılarıyla birlikte çözülmeye başlıyor.

           Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda –ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı canından; Sultan III. Ahmet’i de tahtından eden cehennemden nişan Eylül İhtilali’nin üzerinden henüz iki hafta geçti— şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım. Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark’ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükufeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım. Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet’i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul’u ve Sadabat’ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe ve şehre haksızlık sayılır.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Sevilenin Mutluluğu Sevenin Gayretiyledir

7/11/2008
Kategori: Eserler

 

Gayret kelimesinin bugün artık pek kullanılmayan bir anlamıdır "kıskanma, kıskançlık hâli, çekememe ve tahammülsüzlük..." Ehl–i diller, sevgi, aşk ve yakınlığın derecesini ölçer bununla.
Galip Dede Hüsn ü Aşk'ta Hüsn'e (–ki sevilendir–) İsmet adlı dadıyı layık görürken Aşk'ı (–ki sevendir–) Gayret adında bir lala elinde büyütür. Aşk, Kalb ülkesini bulmak için o yorucu serüvenine başladığında yanında daima Gayret'i bulacaktır.
Seven gayretsiz olamaz. Kıskanma ve tahammülsüzlük, gayretin eli ve ayağı; kalbi ve ruhudur çünki. Malını, canını, varını yoğunu sevgili için göz kırpmadan feda etmeyende de gayret bulunmaz. Menfi bir vasfın sevgiliye izafe edilmesine tahammül gösteren yahut sevilenin hoş görmediği bir niteliğin kendisinde bulunmasını önemsemeyen kişinin aşkı ölmüş demektir. Sevilen için gösterilen gayret, sevenin, sevgilisinin sevgisine başkasının ortak olmasına karşı çıkması demektir. Bunun iki yüzü vardır: Birinci yüzde sevilenin, başkaları tarafından sevilmesine rıza göstermemek; ikinci yüzünde de sevgilinin sevenden başkasını sevmesini çekememek yer alır. Fuzulî'nin,
Hâb görmez çeşmimiz endîşe-i ağyârdan
Pâsbânız genc-i esrâr-ı mahabbet bekleriz.
beytinin ilk dizesinde birinci, sonraki dizesinde de ikinci tür gayret görülür. Şair burada "Başka âşıkları sevgiliye ulaşır korkusuyla geceler boyunca gözümüze uyku girmiyor" derken sevgisine başka ortak edinmemenin; "Sevgi sırrını içeren hazinenin kapısının bekçisiyiz" derken de sevgilinin başka âşıklar edinmesinin önünü almanın gayreti içindedir. Sevgiliyi bir hazine gibi görmek ve onu paylaşma fikrine tahammülsüzlüktür ki zaten aşkı kemâl noktasına ulaştırır. Bu açıdan bakıldığında Fuzulî'nin ilk dizesindeki sırrın,
Saçın yüzüne değse, telini kıskanırım
Birine söz söylesen dilini kıskanırım
şeklinde başlayan şarkıda yalın şekilde ifade edildiğini görürüz. Sevgilisini göğsüne taktığı gülden, beline dolanan kemerden, hatta bedeninde gezinen kendi elinden ve nihayet âşıkın, bizzat kendi kalbinden bile kıskanması ancak bir gayretin sonucudur. Kalbinin, sevgilisine layık olmadığını düşünen ve bu yüzden onu kalbinden bile kıskanan dünyada kaç âşık yaşamıştır dersiniz? Arap şairi de der ki:
Hiç şüphesiz ben gözlerimin sana bakmasını dahi kıskanırım. Öylesine sana doğru bakmak isteyince, gözlerimi yere çeviririm
Eğer elimden gelseydi, kıskançlığımdan dolayı tüm insanların gözünü sana karşı yumdururdum.
O ünlü şarkının,
Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın
Yüzünü gören olur, sana göz koyan olur
beytinde de Fuzulî'nin ikinci dizesindeki düşünce yaşamaktadır. Öyle ki sevgili gizli bir hazinedir de bilinmesi âşıkı kıskandırır. Oysa aynı beyitte Fuzulî hazine (genç) ile mahabbet kelimelerini yanyana getirerek "Ben gizli bir hazine (kenz) idim, bilinmeyi sevdim." hadis–i kudsîsini bize hatırlatmaktadır. Beşerî açıdan bakıldığında bunu "Yüzünde göz izi var / Sana kim bahtı yârim" diyen gönül sahibinin arı duru aşkında buluruz. Yüzdeki bir başka gözün izini bile gören o berrak bakıştır ki gayretin, sevgilideki ismeti koruma sırrına ermiştir.
Sevginin derecesi, ancak sevenin gayret derecesi kadardır. Gayretin hedefi, sevgiliyi sevgi işinde tek tutmak, ona tek başına talip olmaktır. Üçüncü kişilerden sevgiliye yönelik olarak meydana gelecek bir kötülük, ziyan veya saygısızlık sevenin can fedası ile ödenirse işte o vakit aşka dair hakiki gayretten söz edilebilir. Yani seven, sevgiliyi tüm insanlardan korumak istediği için onun güzelliğini de tekeline alır. O aşktan payına düşen de genellikle bu gayretin derunî acılarıdır ki seveni kemâle erdirip ismet sahibi yapar. Hem öyle bir kemal ki, seven, sevgilisinin değil vuslatına, hicranına bile sevinir; çünki onun hicranı kalbinde durdukça sevgiliyi kalbinde sakladığı bir vuslatı yaşar. Hicran ateşi ki âşıkı ne kadar yakarsa o kadar da arıtır.
Gülistan'da Şirazlı Sa'dî, başından geçen bir öykü anlatır:
"Hatırımdadır ki gençliğimde bir dostum ile bir kabukta iki badem içi gibiydik. Öyle kaynaşmış ve birbirimizi sevmiştik. Umulmadık bir zamanda bir işi çıktı, sefere gitmek zorunda kaldı. Seferden döndüğü zaman başladı siteme:
– Bu kadar zaman geçti, ne bir mektup, ne bir selam yolladın. Bu kadar da vefasızlık olur mu?
Dedim:
– Ben yüzünü görmekten mahrum iken bu şerefi postacıya mı kazandıraydım!?..
* * *
Peygamber eşi Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah'a ilk eşi Hz. Hatice için gösterdiğim kıskançlığı hiç kimse için göstermemiştim. Zira sürekli ondan söz eder ve onu konuşurdu. Yine günün birinde ondan söz açarken dedim ki:
– Ne yapacaksın kırmızı avurtlu yaşlı kadını? Allah onun yerine daha iyisini sana ihsan etmedi mi?
Buyurdu:
– Vallahi Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir."
İşte sevgide kıskançlık ile gayretin farkı. Aişe kıskanan; Efendimiz gayret gösteren...
Hüsn ile Aşk... Ve İsmet... Ve Gayret...
Huu Galip Dede!.. Ve aşk olsun Fuzulî!.

İskender PALA


Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İstanbul ve Aşk!!

28/7/2008
Kategori: Eserler

İstanbul ve Aşk deyince belki insanın aklına ilk gelmesi gereken hususlardan bir tanesi mekanların insanlara olan hizmeti ve onlara sindirdiği güzellik duygusudur. Eğer bu mekanlar yaşadığınız yerler sizin içinize bir güzellik katıyorsa bu aşkın orada bir görüntüsüdür.

Fatih’in İstanbul’u alırken aşk ile hareket etmiş olmasının getirdiği bir yaptırım vardır ki , II. Bayezid şehri imar ederken şehrin estetik boyutunu, yani insan ruhuna nasıl olumlu yansır sorusunu daima gündemde tutmuş ve şehri ona göre imar etmiştir. Biliyorsunuz İstanbul’u İstanbul yapan II.Bayezid’tır. Fatih'ten sonraki dönemde her tarafı o imar etmiştir. Yollar yapılmıştır, Bizans’a ait köhnelikler ortalıktan kaldırılmıştır, şehrin bütün güzellikleri ortaya çıkartılmıştır. Bizans’ın eserleri bile ortaya çıkartılmıştır. Hepsi korunmuştur ayrıca. Bütün bunlar içerisinde aslında II.Bayezid’in yapmak istediği şuydu:

Bu şehir, şâirin ifadesiyle bilgelik madeni, irfan ocağı, sokaklarında mârifet satılan bir şehir. Mârifet kumaşlarının ölçüldüğü, kesildiği ve biçildiği, insan elbiselerinin mârifet kumaşıyla dikildiği, şehrin duvarlarının kültürle örüldüğü, kültüre yansımayan hiçbir tuğlanın hiçbir evin duvarına konulmadığı bir şehirden bahsediyoruz. Yani bu şehirde aşk illaki iki insanın birbirini sevmesi manasına gelmez. Belki Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin yokuşundan yukarı doğru tırmanırken insanın terlemesi manasına gelir, belki Yahya Efendi’nin orada bir akşam serinliğinde bir boğaz manzarasıdır aşk, öbür taraftan baktığınızda belki Ebû Eyyub-el Ensâri (r.a)’de iç dünyasına dalıp gitmenin adıdır. Yahut ta o derin serviliklerin altında mezarların içerisinde biraz kendisine dünya ve zaman kayıtlarından sıyrılmış bir ânın hikayesidir.

Pierre Loti, Hatice hanım’a orada aşık olduysa Hatice hanımın çok güzelliğinden değildir. İstanbul'un güzelliğindendir. İstanbul’da böyle bir hayatı yaşamak istemesindendir birazda. Eyüp Sultan gibi Pierre Loti sırtı gibi bir yerden şehre baktığınız zaman yanınızda olan insanı güzel görmemeniz mümkün değildir!.. 

                             Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır 
                             Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır

                             Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
                             Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır

                                                   Nedim
21.06.2008 tarihli ''Miniaturk  Tarih ve Sanat buluşmaları'' kapsamında düzenlenen ''İstanbul'da Aşk'' konulu seminerden İskender Pala hocamızın irticalen yaptığı konuşmadan derlenerek hazırlanmıştır.  ( http://leylamecnun.spaces.live.com/ dan alımıştır.)

Resmin Sanatkârı Emine Kaya hanımefendiye'de vermiş olduğu kullanma izninden dolayı teşekkür ederiz

Yorum (13) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı