iskender pala

iskender pala

Bu blog saygıya değer İskender Pala hocamın şahsi sayfası olmayıp onun mümtaz şahsiyetine duyduğumuz derin sevgi üzerine açılmış ufak bir çalışmadır. Acizane emeklerle hazırlanmıştır.Kendisini ve el emeği göz nuru olan "Şahane Güzel" eserlerini burada yayınlamak bizim içim bir şereftir. Eğer hakkı ile büyük üstad İSKENDER PALA'yı anlatabilirsek ne mutlu bize. Kusurlar bizden GÜZELLER üstadımdan.

Müstesna Güzeller Silsilesine bir yenilik Dah

12/4/2009
Kategori: Eserler

                                              KATRE-İ MATEM


                 



              Roman, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesi olarak başlıyor. Okurlar, bu elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor, bir devre adını veren lalenin izinde İskender Pala’nın yarattığı etkileyici ve büyüleyici bir atmosferin içinde yol alıyor. 
                     
            İstanbul bu romanda, karmaşası, heyecanı, isyanları, kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil, bir yaşayış tarzı, estetik bir tavır, kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul’u, hatta tüm Osmanlı’yı çevreliyor. İstanbul, doğal tüm güzelliklerinin, mimari şaheserlerinin tarihî debdebesi ile beraber lalezarlara, lale yarışlarına, lale şiirlerine bezeniyor; lalelerin şehri, renklerin şehri, yaprakların şehri haline dönüşüyor.

              İskender Pala, Katre—i Matem’de usta kalemiyle lalelere bezediği İstanbul’da kavuşup doyulamayan, kavuşulamayıp yakan aşkların elemli ve Osmanlı hallerini de tüm ıstırap ve coşkularıyla anlatıyor. Sevdiğini, aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’in macerasını anlatan roman, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar gidiyor. İşte bu yolculuk, okuru hiç ummadığı yerlerde hiç ummadığı maceralarla karşılaştırıyor.

            Cinayetlerin gölgesiyle giderek gizemli bir hal alan olaylar Lale Devrine nihayet veren Patrona Halil İsyanının yakıcı siyasal çalkantılarıyla birlikte çözülmeye başlıyor.

           Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda –ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı canından; Sultan III. Ahmet’i de tahtından eden cehennemden nişan Eylül İhtilali’nin üzerinden henüz iki hafta geçti— şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım. Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark’ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükufeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım. Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet’i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul’u ve Sadabat’ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe ve şehre haksızlık sayılır.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Şeyh Gâlib'in Sırlanması'nın 210. yıldönümü..

15/3/2009

 

 


           
  
    
   Derd-i mihnetir beladır adı aşk
                     Bir marazdır ibtilâdır adı aşk

                     Andadır râz-ı adem sırr-ı vucûd
                     H
îçdir yokdur bekâdır adı aşk

                     Eylemekdir kenduyi mahz-ı recâ
                     Cümleden kat'-ı recadır adı aşk

                     Cân u cânândan müberrâ muttasıl
                     Bir bilinmez müdde'âdır adı aşk

                     Şimdi Gâlib bir şeh-i âlî-cenâb
                     Gönlümüzle âşinâdır adı aşk

                  - Şeyh Gâlib -



 
            Sebk-i Hindi bizde Nailî, İsmetî, Neşatî ve Fehim gibi şarilerin önderliğinde XVII. yüzyılda başlamıştı. Ama onun en büyük temsilcisi, kendi ruhundaki harikuladeliği de sanatına eklediği için Şeyh Gâlib olmuştur. Tasavvuf muhitlerinin adamı olması ve daha çocukluğundan itibaren bu dünyayı iyi tanıması, ona İlahî aşkın bütün tecelli ve televvünlerinin şiirde derin hayallere dönüştürülebilmesini öğretmişti. Şiirlerindeki İlahi Aşk, yüzeyde bir süs olmaktan ziyade derinlerde bir yerdeki entelektüel kriz boyutunda yer ediniyordu. Onun için Gâlib Dede'nin beyitlerindeki derinlikli anlamlar kolay anlaşılamaz, hayalleri kolay çözülemez. Sanki o, okuyucuyu bir uçurumun kenarına getirip bırakıveren sihirbazlar gibidir. Oradan atlamak veya geri dönmek konusunda tereddüt yaşanır. Atladığınız vakit de yere mi çakılacaksınız; yoksa kanatlanıp ötelere mi varacaksınız bilemezsiniz. Zincirleme isim tamlamaları arasına sıkıştırdığı mazmunları her zaman bulmak kolay olmayabilir. Zarif kelimelerinin altında tüllenen hayallere ulaşmak da öyle… Sembolizminin boyutları henüz tam anlamıyla çözülmüş değildir. Büyüklüğü de zaten biraz bu gizemine dayanır. Daha kendi çağından itibaren etkilediği birçok sanatçı ve şair, onun semboller dünyası içinden yeni yeni kaknusler uçurmuşlar, günümüze kadar da kanat şakırtıları devam etmiştir. Şüphesiz onun mumdan gemileri, daha nice yüzyıllar boyunca engin ateş denizlerinden geçip gideceklerdir.

         İskender Pala Kırmızı gül Şeyh Gâlib

             

                                                      Gazel

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Eylülll

18/11/2008


   Eylül... Fersude sonbaharların giriş kapısı... İlk yaz rüzgârından alınmış bir hızla savrulan düşüncelerin, hoyrat hayallerin ve avare zamanların yorgunluğu, kırgınlığı, pejmürdeliği içinde yeniden derlenip toparlanması gereken hayatın rengi... Ve yeniden başlamanın yorgun ritmini hatırlatan yağmurlar... Bölük pörçük hatıralar, kırık dökük sevinçler... Şiir kılığında gelen acı...

                 Eylül işte; nâm-ı diğer, hüzün...

Eylül... Her şair için ayrı bir Leyla; kurşunî gelinlikler giyinip de gelen... Dilemmaların çıldırtıcı sükunu bir yanda; ve bir yanda sislerin ve buğuların ardından sökün edip yürümüş sancıların ilhamı... Katar katar uzaklaşan kuşların kanatlarına yüklenen son arzular kadar umutsuz ve beklenesi...

                Eylül işte; nâm-ı diğer, pişmanlık...

Bilmiyorum, siz bu yazıyı okurken yağmur yağıyor olacak mı?.. Belki yapraklar savruluyordur şimdi bulunduğunuz şehirde; belki sular kararıyordur yavaş yavaş... Altın kızılı bir gurubun soyunmuş dalında çifte kumruları seyrediyorsunuz belki de... Bir sanatoryum bahçesinde gezinen uzun saçlı, zayıf ve genç iki kaderdaştır belki ikindiler ve yağmurlar... Belki sizin kentin huzurludur akşamları, belki de alaca düşmüş gecenin bir yüzünde siyah tırnaklarını ruhunuza geçirmeye çalışan ifritler dolaşır...

              Eylül işte; nâm-ı diğer melal...

Tenha yollar, aşınmış günler, hayata dar gelen arzular ve kanadı kırık kuşlar... Tabiatın birden uyanıp gerçeği gören yüzü... Kıymeti bilinmeyen lezzetin çamurlara bulaşmış sarı bir acılık tarafından istilasına karşı şaşkınlık... Acıların beyhude, sevinçlerin zavallı, mutlulukların fanî olduğunu anlamanın dehşeti...

              Eylül işte; nâm-ı diğer, ölümün rengi...

Eylül... Yaşanmamış mevsimlerin en gerçeği... Uçuk benizli koşuşturmacalar, yeniden kurulan defter kitap pazarı... Eski okul çantasına kalem yerine ancak gözyaşını koyarak okula giden minik adımlar... Yoksul mahallelerde gitgide çamurlanacak karanlık sokaklar... Camlara mıhlanıp 70 yıllık muhteşem bir sükût ile yolları seyreden kırçıl hatıralar... Ciğer paresini okula eksik kitapla gönderen annenin yüreğindeki çizik... Para etse canını da verir ama...

            Eylül işte; nâm-ı diğer, acının mührü...


Yorum (11) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Sevilenin Mutluluğu Sevenin Gayretiyledir

7/11/2008
Kategori: Eserler

 

Gayret kelimesinin bugün artık pek kullanılmayan bir anlamıdır "kıskanma, kıskançlık hâli, çekememe ve tahammülsüzlük..." Ehl–i diller, sevgi, aşk ve yakınlığın derecesini ölçer bununla.
Galip Dede Hüsn ü Aşk'ta Hüsn'e (–ki sevilendir–) İsmet adlı dadıyı layık görürken Aşk'ı (–ki sevendir–) Gayret adında bir lala elinde büyütür. Aşk, Kalb ülkesini bulmak için o yorucu serüvenine başladığında yanında daima Gayret'i bulacaktır.
Seven gayretsiz olamaz. Kıskanma ve tahammülsüzlük, gayretin eli ve ayağı; kalbi ve ruhudur çünki. Malını, canını, varını yoğunu sevgili için göz kırpmadan feda etmeyende de gayret bulunmaz. Menfi bir vasfın sevgiliye izafe edilmesine tahammül gösteren yahut sevilenin hoş görmediği bir niteliğin kendisinde bulunmasını önemsemeyen kişinin aşkı ölmüş demektir. Sevilen için gösterilen gayret, sevenin, sevgilisinin sevgisine başkasının ortak olmasına karşı çıkması demektir. Bunun iki yüzü vardır: Birinci yüzde sevilenin, başkaları tarafından sevilmesine rıza göstermemek; ikinci yüzünde de sevgilinin sevenden başkasını sevmesini çekememek yer alır. Fuzulî'nin,
Hâb görmez çeşmimiz endîşe-i ağyârdan
Pâsbânız genc-i esrâr-ı mahabbet bekleriz.
beytinin ilk dizesinde birinci, sonraki dizesinde de ikinci tür gayret görülür. Şair burada "Başka âşıkları sevgiliye ulaşır korkusuyla geceler boyunca gözümüze uyku girmiyor" derken sevgisine başka ortak edinmemenin; "Sevgi sırrını içeren hazinenin kapısının bekçisiyiz" derken de sevgilinin başka âşıklar edinmesinin önünü almanın gayreti içindedir. Sevgiliyi bir hazine gibi görmek ve onu paylaşma fikrine tahammülsüzlüktür ki zaten aşkı kemâl noktasına ulaştırır. Bu açıdan bakıldığında Fuzulî'nin ilk dizesindeki sırrın,
Saçın yüzüne değse, telini kıskanırım
Birine söz söylesen dilini kıskanırım
şeklinde başlayan şarkıda yalın şekilde ifade edildiğini görürüz. Sevgilisini göğsüne taktığı gülden, beline dolanan kemerden, hatta bedeninde gezinen kendi elinden ve nihayet âşıkın, bizzat kendi kalbinden bile kıskanması ancak bir gayretin sonucudur. Kalbinin, sevgilisine layık olmadığını düşünen ve bu yüzden onu kalbinden bile kıskanan dünyada kaç âşık yaşamıştır dersiniz? Arap şairi de der ki:
Hiç şüphesiz ben gözlerimin sana bakmasını dahi kıskanırım. Öylesine sana doğru bakmak isteyince, gözlerimi yere çeviririm
Eğer elimden gelseydi, kıskançlığımdan dolayı tüm insanların gözünü sana karşı yumdururdum.
O ünlü şarkının,
Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın
Yüzünü gören olur, sana göz koyan olur
beytinde de Fuzulî'nin ikinci dizesindeki düşünce yaşamaktadır. Öyle ki sevgili gizli bir hazinedir de bilinmesi âşıkı kıskandırır. Oysa aynı beyitte Fuzulî hazine (genç) ile mahabbet kelimelerini yanyana getirerek "Ben gizli bir hazine (kenz) idim, bilinmeyi sevdim." hadis–i kudsîsini bize hatırlatmaktadır. Beşerî açıdan bakıldığında bunu "Yüzünde göz izi var / Sana kim bahtı yârim" diyen gönül sahibinin arı duru aşkında buluruz. Yüzdeki bir başka gözün izini bile gören o berrak bakıştır ki gayretin, sevgilideki ismeti koruma sırrına ermiştir.
Sevginin derecesi, ancak sevenin gayret derecesi kadardır. Gayretin hedefi, sevgiliyi sevgi işinde tek tutmak, ona tek başına talip olmaktır. Üçüncü kişilerden sevgiliye yönelik olarak meydana gelecek bir kötülük, ziyan veya saygısızlık sevenin can fedası ile ödenirse işte o vakit aşka dair hakiki gayretten söz edilebilir. Yani seven, sevgiliyi tüm insanlardan korumak istediği için onun güzelliğini de tekeline alır. O aşktan payına düşen de genellikle bu gayretin derunî acılarıdır ki seveni kemâle erdirip ismet sahibi yapar. Hem öyle bir kemal ki, seven, sevgilisinin değil vuslatına, hicranına bile sevinir; çünki onun hicranı kalbinde durdukça sevgiliyi kalbinde sakladığı bir vuslatı yaşar. Hicran ateşi ki âşıkı ne kadar yakarsa o kadar da arıtır.
Gülistan'da Şirazlı Sa'dî, başından geçen bir öykü anlatır:
"Hatırımdadır ki gençliğimde bir dostum ile bir kabukta iki badem içi gibiydik. Öyle kaynaşmış ve birbirimizi sevmiştik. Umulmadık bir zamanda bir işi çıktı, sefere gitmek zorunda kaldı. Seferden döndüğü zaman başladı siteme:
– Bu kadar zaman geçti, ne bir mektup, ne bir selam yolladın. Bu kadar da vefasızlık olur mu?
Dedim:
– Ben yüzünü görmekten mahrum iken bu şerefi postacıya mı kazandıraydım!?..
* * *
Peygamber eşi Hz. Aişe anlatıyor: "Rasulullah'a ilk eşi Hz. Hatice için gösterdiğim kıskançlığı hiç kimse için göstermemiştim. Zira sürekli ondan söz eder ve onu konuşurdu. Yine günün birinde ondan söz açarken dedim ki:
– Ne yapacaksın kırmızı avurtlu yaşlı kadını? Allah onun yerine daha iyisini sana ihsan etmedi mi?
Buyurdu:
– Vallahi Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir."
İşte sevgide kıskançlık ile gayretin farkı. Aişe kıskanan; Efendimiz gayret gösteren...
Hüsn ile Aşk... Ve İsmet... Ve Gayret...
Huu Galip Dede!.. Ve aşk olsun Fuzulî!.

İskender PALA


Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı